sosyomat.com

  1. sosyomat hesabınızla giriş yapın.
  2. üye ol
  3. parolamı unuttum
  4. giriş

Tarihte bizden başka bir millet var mı ki kendi tarihi unutturulmak istensin! Kahramanlıklarla dolu tarihimizde  (devamı)

bu topluluğa katıl

(üyelik yönetici onayı ile)

BU VATAN BİZİMDİR,BİZİM KALACAKTIR.

bu topluluğun son ahkam alan etiketleri
  1. henüz boş

fotoğraflar

topluluk fotoğrafları
  1. mini
  2. mini
  3. mini
  4. mini

not panosu rss kaynağı

neler demişler

TURKIYE'DE DEMOKRASININ TARIHSEL GELISIMI

Asıl konuya geçmeden önce Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminin siyasal,
sosyal ve ekonomik durumuna çok kısa değinmek istiyorum.

Osmanlı Devleti, 1838’de İngiltere ve Belçika ile yaptığı Serbest Ticaret
Anlaşması ile Avrupa’nın açık pazarı haline geldi ve çöküş süreci başladı. Yine
1854 ve 1862 borçlanmaları, Tanzimat(1839) ve Islahat Ferman(1856)ları ile
Osmanlı Devleti yarı sömürge haline getirildi. Gümrüklerini Avrupa ile
belirlediği için de ipekli dokuma, el işçiliği ve atölye üretimine bağlı
sanayiler ve madencilik çöktü(Aydoğan, 2006).

“Duyun-u Umumiye” borçlarını ödeyebilmek için çıkarılan“Yabancıların Gayri
Menkul Edinmeleri” dair kanunla 1878’de, İzmir’deki tarım topraklarının tamamı
41 İngiliz tüccarın eline geçti(Kansu, 4.10.2004). Buna Batı Anadolu’da Rum,
Yahudi ve Ermenilerin aldıkları da eklenince 5-6 bin km karelik bir toprak,
yabancıların oldu(Özkaya, 2004). Sonuçta Sevr Anlaşması(1920) ile Osmanlı
Devleti parçalanarak Anadolu, İngiliz, Fransız ve Yunanlılar tarafından işgal
edildi. Atatürk’ün liderliğinde yapılan Kurtuluş Savaşı sonunda Anadolu’da T.C.
Devleti kuruldu.

1923-1950 Kuruluş ve CHP’nin Tek Partili İktidar Dönemi

Osmanlı Devleti’nin son durumunu 1931 yılında İktisat Vekili Mustafa Şeref Bey
şöyle değerlendirmiştir: “Bu memlekette bir zamanlar demiryolları, bankalar,
ticaret, sanayi, milli şirketlerin hisse senetleri hatta en iyi tarlalar ve
şehirlerdeki en iyi emlak, Türklerin değil yabancıların idi. Bu ülke tarihinde
milli iktisat kavranamamıştı.Milli ekonomiden bahsetmek bir zamanlar bir suç,
bir zamanlar da bir bilmeceden bahsetmek gibi bir şeydi”(Usiad, 26.11.2007:8-9).

İşte bu sebeple Atatürk, 1923’te “İzmir I.İktisat Kongresi”nin açılış
konuşmasında “ekonomik bağımsızlık olmadan siyasal bağımsızlığın olamayacağı”nı
söylemiştir(Aysan, 2000). 1923-1930 yılları arasında liberal ekonomi politikası
uygulanmış fakat üretim düşmüş, ihracat ve ithalat büyük ölçüde azalmıştır.
Bunun üzerine devlet ekonomiye girip her şeyi yapmaya başladı ve 1933-1937
yılları arasında sanayinin çeşitli alanlarında 11 KİT açıldı(Dikbaş, 2005).
Hatta 1925 yılında Kayseri’de bir uçak fabrikası da kuruldu(Aydoğan, 2006) T.C.,
bu dönemde % 9 kalkınma hızını yakalamış, denk bütçe yapılarak dış ticaret açığı
ortadan kaldırılmıştır(Boratav, 2006).

Sakarya Meydan Savaşı’nın kazanılmasından sonra Atatürk’e, “Bizim sistemimiz
Amerikan demokrasisi mi, yoksa Sovyet Sosyalizmine mi benzeyecek?” diye
sorarlar. Atatürk buna şu cevabı verir: “Biz ikisine de benzemeyiz, biz
Türkiye’nin gerçeklerine benzeriz.”(Refiğ,2008).

Cumhuriyet döneminin ilk seçimleri 1923 yılında yapılmış ve II. T.B.M.M. 29 Ekim
1923’te Cumhuriyet ilanı ile birlikte çalışmalarına başlamıştır. 1924 yılında
Anayasa hazırlanmıştır.İkinci seçim 1927’de üçüncü seçim 1931 yıllarında
yapılmıştır(Öztekin,2001). Kadınlar, 1930’da belediye seçimlerine, 1933’te
muhtar ve köy heyetine, 1934 anayasa değişikliği ile milletvekili seçme ve
seçilme hakkına kavuştular. 1935’te yapılan milletvekili seçimlerinde meclise
18 kadın üye girdi(Ertuğrul,2008).

1930 yılında Türk Parası’nın Değerini Koruma Kanunu çıkarıldı(Ertuğrul, 2008).
Öte yandan Atatürk, Merkez Bankası kurulması konusunda görüşlerini almak üzere
Alman Merkez Bankacısı Dr. Schacht’ı ve yardımcısı Karl Müller’i ülkeye çağırır.
Onların bankanın kurulmasını erken olduğunu söylemelerine rağmen Atatürk, 30
Haziran 1930’da Merkez Bankası’nı kurar(Aysan,2000).

Atatürk döneminde kurulan Terakki Perver Cumhuriyet Fırkası(1924) ile Serbest
Cumhuriyet Fırkası(1930)yöneticileri, liberal ekonomi taraftarı oldukları gibi
Atatürk’ün yaptıklarından rahatsız olmuşlardı Sonuçta bu partiler kısa sürede
kapandı(Aydoğan, 2006) ve çok partili hayat bu dönemde başarılı olamadı.

Dr.Cemil Koçak(2006), Atatürk’ün siyasi felsefesinin demokrasiye izin
vermediğini öne sürerken Fransız siyaset bilimcisi Maurice Duverger(1986),
şunları yazar: “….Her totaliter partide, tek parti haline gelme eğilimi vardır.
Buna karşılık CHP, felsefesi ve yapısı bakımından gerçek anlamda totaliter
değildir. Bu partinin başta gelen özelliği, demokratik ideolojiye sahip
olmasıdır.”

1923-1938 yılları arasında Türkiye’deki sosyal ve ekonomik gelişmeleri şöyle
özetleyebiliriz: 1924 yılında ilk bütçe hazırlandı, dış borç alınmadığı gibi
Osmanlı’dan kalan Duyun-u Umumiye borçları ödendi ve kapitülasyonlara son
verildi. Köylüye toprak, makine, tohumluk dağıtıldı.Yüksek Ziraat enstitüsü
açıldı, Ziraat Bankası ile köylüye kredi verilmeye başlandı. Yeni demiryolları
yapılırken yabancıların elindeki demiryolları bedelleri ödenerek kamulaştırıldı.
Petrol, tuz, tütün, şeker, kibrit tekelleri devlet tekeli haline getirildi.
Üretim ve tüketim kooperatifleri kuruldu. Dış ticaret devletleştirildi.
Azınlıklardan oluşan tüccarlara ağır vergiler getirildi. Vatandaşları okur-yazar
kılmak için millet mektepleri açıldı. Medeni kanun kabul edildi. Yeni Ticaret
Yasası kabul edildi ve çağdaş ticari kurumlar kuruldu. Ulusal bankacılık
geliştirilerek 40’tan fazla milli banka kuruldu. Türk tarih ve dil kurumları
oluşturuldu. Kabotaj hakkı millileştirildi. Aşiretlerin bir kısmının toprakları
kamulaştırılarak topraksız köylüye toprak dağıtıldı. Enerji santralleri,
barajlar, şeker, çimento ve tekstil fabrikaları kuruldu.Yeni üniversiteler
açıldı. Madenler devletleştirildi. Ormanlar, göller kamulaştırılarak korumaya
alındı. Ayrılıkçı isyanlar bastırıldı. Karşılıksız para basılmadan denk bütçeler
yapıldı. Toprak envarteri çıkarılıp kadastro örgütü kuruldu.Radyo, telefon ve
telgraf işletmeleri kuruldu. Devlet posta örgütü yeniden kuruldu. Sığır vebası
ve şarbon hastalıklarına karşı aşılar bulunarak uygulandı. Hayvancılık
geliştirildi ve Tavukçuluk Enstitüsü kuruldu.Türkiye sivil havacılık alanında
inanılmaz başarılar elde etti ve 8 kişilik yolcu uçaklarını Danimarka’ya satmayı
başardı.1926 yılında Hava Kuvvetleri Komutanlığına bağlı uçakların bakım ve
onarımlarını yapmak üzere Eskişehir’de bir Uçak Bakım Atölyesi açıldı(Aydoğan,
2006).

Bugün bu kuruluşlardan bazılarının kapatıldığını bazılarının ise özelleştirme
adı altında yabancılara satıldığını biliyoruz. Oysa bunlar, bir ülkenin ekonomik
bağımsızlığının temeli olan kuruluşlardır.

Atatürk, tam bağımsızlığı hedeflemişti. Ona göre tam bağımsızlık; ülkenin
siyasal, maliye, ekonomik, adalet, askerlik ve kültür gibi her alanda bağımsız
olması demekti(Arcayürek,2008). Fakat Atatürk’ten sonra gelen hemen bütün
iktidarlar, ülkenin çeşitli alanlardaki bağımsızlığını teker teker Batı’ya
teslim etmişlerdir.

Atatürk’ün ölümünden sonra 11 Kasım 1938’de Cumhurbaşkanı seçilen İnönü,
Atatürk’ün resimlerini paralardan, devlet dairelerinden kaldırarak onun yerine
milli şef sıfatıyla kendi resimlerini koydurmuştur. Atatürk, bağımsız bir
politika takip etmesine rağmen 1939 yılında Türkiye, İngiltere ve Fransa ile
üçlü ittifak anlaşması yaparak Batı’ya bağlanmıştır(Aydoğan,2006).

1939 seçimlerinde ilk defa bağımsızlara da aday olma hakkı tanınmıştır. Seçilen
423 milletvekilinin 13’nü kadınlar oluşturmuştur(Öztekin,2001).Bu seçimlerde
İnönü, Atatürk’ün arkadaşlarını listelere almazken Atatürk’e karşı olanların
tamamını milletvekili yaptı(Aydoğan,2006).Ayrıca Atatürk’ün subaylarını
emekliye ayırdı(Türköne, 2003).

1941 yılında Etimesgut’ta bir uçak fabrikası daha kuruldu. Ayrıca Türk Hava
Kurumu, 1946 yılında Gazi Çiftliğinde bir uçak motor fabrikası kurdu. Ancak bu
fabrika ABD’nin Türkiye’de etkisinin artması üzerine kapatılarak tarım araçları
yapan bir atölye haline getirildi(Aydoğan, 2006).

1942 yılında çıkarılan 4320 sayılı Seçim Yasası, her ilin bir seçim bölgesi
olmasını getirmişti. 1943 yılında yapılan genel seçimlerde C.H.P., tek parti
olarak seçimlere girmiştir. Bu seçim tek partili dönemin son
seçimleridir(Öztekin, 2001).

1942’de gazete ve dergilerdeki her türlü dini yayın yasaklanırken(Tanyu, 59-60),
1949’da Ankara’da bir İlahiyat Fakültesi ile İmam-Hatip Okulları
açılmıştır(Lewis, 1984). Birbirine taban tabana zıt olan bu değişiklikte,
Türkiye’nin çok partili hayata geçişi ile A.B.D’nin Yeşil Kuşak Projesinin
rolü olduğu söylenebilir.

Türkiye, 24 Ekim 1945’te kurulan B.M.’e üye olmuş ve yine aynı yıl ABD’nin
isteği üzerine çok partili hayata geçerek sayısını bilmediğimiz çok sayıda ikili
anlaşmayı A.B.D. ile yapmıştır(Aydoğan, 2006). Ayrıca Türkiye, 100 milyon dolar
dış ticaret fazlasına sahipken 1947 yılında I.M.F. ve Dünya Bankasına üye
olmuştur(Boratav, 2006). Böylece Atatürk döneminde kazanılan ekonomik
bağımsızlık kaybedilmeye başladı.

Türkiye hiçbir inceleme yapmadan 22 Nisan 1947’de ABD’nin Truman Doktrini, 4
Temmuz 1948’de Marshal Planı’na katıldı(Aydoğan,2006). Ayrıca 27 Aralık 1949
tarihli “Türkiye ve A.B.D. Hükümetleri Arasında Eğitim komisyonu Kurulması
Hakkındaki anlaşma”, Türk Milli Eğitimini, milli olmaktan uzaklaştırmış ve
tabir caizse planlı bir bozulmaya doğru yönlendirmiştir(Aydoğan, 2006).

Nitekim İnönü, Atatürk’ten sapmayı kendisi şöyle itiraf etmiştir: “ Demokratik
rejime karar verdiğimiz zaman, büyük otorite ile büyük reformların hemen
yapılabileceği dönemin değiştiğini, değişmesi gerektiğini kabul etmiş
oluyorduk(Arcayürek, 2008).

1938 sonrası dışa bağımlılık döneminin bir başka özelliği kredi veya yardım
anlaşmalarının şarta bağlanması ve bu şartın her zaman üretimden uzak durmayı
içermesidir(Aydoğan, 2006).

1946 yılında Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan ve Ord. Prof. Dr. Fuat
Köprülü tarafından D.P. kuruldu(Ertuğrul, 2008). D.P. Programı, Terakki Perver
Cumhuriyet Fırkası’nın hemen aynısı idi. Programın 20 ve 21. maddelerinde, yerel
yönetimlere yetki devri, 24. maddesi devletin küçültülmesi, 43. maddede
liberalizm, 48. maddede KİT satışları, 51. maddede devlet tekellerinin
özelleştirilmesi, 74. maddede ise iç ve dış borçlanma gerekliği
vurgulanıyordu(Aydoğan, 2006).

1945’ten sonra önerilen programların ortak özelliği ise Türkiye’de
sanayileşmenin önlenmesi ve Türkiye’nin kendi kaynaklarını değerlendirmemesi
idi. Kısacası Türkiye’den istenen devletçilikten vazgeçmesi, ağır sanayi
yatırımı yapmaması, demiryolu taşımacılığından karayolu taşımacılığına geçmesi
idi(Aydoğan, 2006).

1946 seçimleri açık oy, gizli tasnif ilkesine göre yapıldı. Seçimlere D.P.,
Çiftçi ve Köylü Partisi, Türkiye Sosyal Demokrat Partisi ve Türkiye Sosyalist
Partisi girdi. C.H.P. 395, D.P.66, Bağımsızlar 4 sandalye kazandı(Ertuğrul,
2008).

Bu dönemde C.H.P. İktidarı’nın demokrasiye uymayan bir diğer icraatı ise Türkiye
Sosyal Demokrat Partisi’nin, 23 Mart 1946 tarihinde Hükümet tarafından
kapatılmasıdır(Arcayürek, 2008). Oysa daha sonraki yıllarda Sosyal Demokrasi,
C.H.P.’nin kendi ideolojisi haline gelecektir.

1946 seçimlerinde açık oy, gizli tasnif sistemi uygulandığına göre seçim
sonuçlarına nasıl güvenilecektir? Nitekim D.P. bunu dile getirmiş fakat
sıkıyönetim sebebiyle eleştiri ve tartışmalar yasaklanmış ve bazı gazeteler
kapatılmıştır(Ertuğrul, 2008).

Mareşal Fevzi Çakmak, 12 Ocak 1944 tarihinde yaş haddinden emekli olurken İsmet
İnönü’ye kırgındı ve bu yüzden 1946 seçimlerinde D.P.’den bağımsız milletvekili
seçildi. Mayıs 1948’de Mareşal Fevzi Çakmak, Hikmet Bayur ve Osman Bölükbaşı’nın
içinde yer aldığı bir grup tarafından Millet Partisi kurularak hem C.H.P’ye hem
de D.P.ye karşı muhalefet yapmaya başladı(Ertuğrul, 2008).

Gerçek demokrasiye uygun olan gizli oy, açık tasnif sistemini getiren Seçim
Kanunu 9 Temmuz 1948 yılında Mecliste kabul edildi. Ancak yargı güvencesi
getirilmediği için 17 Kasım 1948’de yapılan milletvekili ara seçimlerine D.P.
katılmadı(Ertuğrul, 2008).

İnönü savaşlarının komutanı ve Lozan’da Türkiye’nin çıkarlarını sonuna kadar
savunan,1937 yılına kadar Başbakan ve Atatürk’ün ölümünden sonra Cumhurbaşkanı
seçilen İnönü’nün, bu tarihten sonra yaptıklarına bir anlam verebilmek oldukça
zor olsa gerektir.

Demokrat Parti, 1950 yılında yapılacak seçimlerde çoğunluk sisteminden
vazgeçilip nisbi temsil usul ve yönteminin getirilmesini istedi(Arcayürek,
20008). Fakat çoğunluk sistemi ile yapılan seçimler, D.P.’yi büyük çoğunlukla
iktidara getirdi. Nitekim 14 Mayıs 1950’de yapılan seçimler sonunda oyların
%53.6’sını alan D.P. 408 milletvekili, oyların % 40’ını alan C.H.P. ise 69
milletvekili, oyların % 3’ünü alan M.P.1 milletvekili, bağımsızlar ise 9
milletvekili çıkardılar(Ertuğrul, 2008

1950-1960 Arası Dönem

1950’de D.P. iktidar olunca İnönü döneminde başlayan siyasal bağımlılığı, bir
tehdit durumunda ve çağrı üzerine A.B.D.’ye Türkiye’ye müdahale etme yetkisi
verilmesine kadar götürmüştür. Yine D.P. İktidarı, orduda tasfiyelere girişerek
Atatürk’ün arkadaşlarını emekliye sevketmiştir(Aydoğan,2006).Buna karşılık 1951
yılında 5816 sayılı “Atatürk’ü Koruma Kanunu”nu çıkarıldı. Bu iki tutumun,
birbiriyle çeliştiği söylenebilir.

Bir partizanlık örneği olarak D.P., 1953’te tek parti döneminde haksız biçimde
elde edildiği gerekçesiyle C.H.P.’nin binalarına, yayın organı Ulus Gazetesi’nin
yönetim ve yayın tesislerine el koydu(Ertuğrul, 2008).

1954 yılında yapılan genel seçimlerde D.P. oyların % 58’ini alarak 488
milletvekili, C.H.P., oyların % 35’ini alarak 31 milletvekili, Cumhuriyetçi
Millet Partisi oyların yaklaşık % 5’ini alarak 5 milletvekili çıkardılar.
Bağımsızlar ise 2 sandalye kazandı(Ertuğrul, 2008).

Bu dönemde Türkiye 1952’de NATO’ya, 1960’da OECD’ye üye olmuştur. Ayrıca Fas,
Tunus ve Cezayir’in bağımsızlık savaşlarında Türkiye, bu ülkelerin değil
Batı’nın yanında yer aldı ve Süveyş Kanalını millileştiren Nasır’a karşı
İngiltere’yi destekledi.Yabancı sermayenin özendirilmesi için kapitülasyon
koşullarına benzeyen “Yabancı Sermayeyi Teşvik Kanunu ve Petrol Kanununu
çıkarıldı, yoğun bir biçimde dış borç alındı. 1958 yılında dış borçlar ödenemez
duruma geldi ve % 320 oranında bir devalüasyon yapıldı (Aydoğan, 2006).

27 Ekim 1957’de yapılan seçimlerde D.P. oyların % 48’ini alarak 424 milletvekili
çıkardı. C.H.P. 178, C.M.P. 2, H.P.2 milletvekili kazandılar(Ertuğrul, 2008).

D.P. Programı özelleştirmeci olup K.İ.T.’lerin satışını amaç edinmesine rağmen
bunun tam tersini yaparak Türkiye Petrolleri A.Ş., Et ve Balık Kurumu, Devlet
Malzeme Ofisini kurmuş ve bu dönemde hiçbir özelleştirme yapılmamıştır(Dikbaş,
2005).

1959 yılında Londra ve Zürih anlaşmaları imzalanarak İngiltere, Yunanistan ve
Türkiye’nin garantörlüğünde Kıbrıs Cumhuriyeti kuruldu. İşte bu anlaşmalara
dayanarak Türkiye, 1974’te Kıbrıs’a müdahale edebilmiştir.

D.P., muhalefeti susturmak için Tedbirler Kanunu’nu çıkardı. Bu kanunla kurulan
Tahkikat Komisyonu, cumhuriyet savcısı, sorgu hakimi, adli ve askeri amirlere
verilen bütün yetkileri kendisinde topladı. Ayrıca her türlü yayını yasaklamaya,
matbaaları kapatmaya, her çeşit gösteri faaliyetleri için tedbir almaya yetkili
idi(Sertel, 2007). 19 Nisan 1960 tarihinde yaptığı konuşma sebebiyle İsmet
İnönü’ye 12 oturum meclisten çıkarılma cezası verildi. Aynı şekilde Tahkikat
Komisyonu, 23 Nisan 1960’da Fethi Çelikbaş ve Osman Bölükbaşı’ya T.B.M.M
oturumlarından uzaklaştırma cezası verdi(Ertuğrul,2008). D.P., bu tutumu ile
adeta 1960 darbesine davetiye çıkarmış oluyordu.

Prof. Taner Timur’2004)’e göre 1950-1960 döneminin temel tartışma ve mücadele
konusu, biçimsel özgürlüklerdi: Basın özgürlüğü, üniversite özerkliği,
mahkemelerin bağımsızlığı v.b. konular, örgütlü veya örgütsüz bütün muhalefetin
ve bütün mihrakların sloganları haline gelmişti. Hatta bu mücadele, basın
mensuplarına tanınacak ispat hakkı vesilesiyle D.P. saflarına da sirayet etmiş
onları da bölerek “Hürriyet Partisi”nin kurulmasına yol açmıştır.

1945-1960 arasındaki çok partili hayat, Türkiye’de beklenen demokrasiyi değil
halkın fırkalara bölünerek birbiriyle çatışmasını getirmişti. Çünkü ülke içinde
camiler, kahveler ve mahalleler ayrılmıştı. Gerçekten de ülkede tam bir
cepheleşme yaşandı. İktidar, üniversiteler, yargı ve basınla zıtlaştı. Ayrıca Bu
dönemde iktidar ve muhalefet arasında uzlaşmaya ve hoşgörüye dayanmayan tamamen
çatışmacı bir politika izlenmiştir. Nitekim Demokrat Parti, “vatan cephesi” diye
bir cephe kurmuş buraya girenler radyodan ilan edilmiştir.

Başbakan Adnan Menderes A.B.D.ye teslimiyet politikasının ülkeyi iyi bir noktaya
getirmediğini gördükten sonra Rusya ile ilişkileri geliştirmek üzere orayı
ziyaret için gerekli randevuları alır fakat ziyaretten 40 gün önce 27 Mayıs
Darbesi gerçekleşir(Bulut, 2.10.2008).

İnönü darbeden çok kısa bir süre önce D.P.lilere, “sizi ben bile kurtaramam”
derken darbeden haberdar olduğunu ima ediyordu. 27 Mayıs 1960 ihtilalinin
gerçekleşmesinde küçük burjuva kökenli asker-sivil aydınların ve onlara büyük
bir değer veren CHP’nin rolü inkar edilemez(Timur, 2004).

27 Mayıs 1960 günü Türk Ordusunun subaylarından oluşan Milli Birlik Komitesi,
ülkede birlik ve bütünlüğü sağlamak ve kardeş kavgasını önlemek iddiasıyla
yönetime el koydu. Türkiye’de bazı aydınlar, İhtilalin içeriden kaynaklandığını
iddia etseler de Prof. Dr. Çetin Yetkin(2007), 27 Mayıs’ın NATO’nun güney
kanadını sağlama almak amacıyla Batı tarafından yaptırıldığını iddia eder.

1960-1971 Arası Dönem

29 Eylül 1960’da D.P. yasal süresi içinde kongresini toplayamadığı gerekçesiyle
kapatıldı(Ertuğurul,2008). Cumhurbaşkanı, Başbakan, bakanlar ve milletvekilleri
Yassı Ada’da olağandışı mahkemelerde yargılandılar. Cumhurbaşkanı Bayar,
Başbakan Menderes, Dışişleri Bakanı Zorlu ve Maliye Bakanı Polatkan idama
mahkum edildiler. Celal Bayar’ın yaşı ileri olduğu gerekçesiyle infaz edilmedi
fakat diğerleri asıldılar.

27 Mayıs Yönetimi, ordu içinde bir tasfiye hareketine girişerek 260 generalden
235’inin yanı sıra 5000 civarında subayı emekliye sevketti(Türköne,2003).

İdamlar ve D.P. taraftarlarının anayasa hazırlığına bile alınmaması(Timur,
2004), ihtilal yöneticilerinin ülkede birlik ve bütünlüğü sağlama iddialarının
aksine Türkiye’deki cepheleşmeyi derinleştirmiş böylece sonraki yıllarda mağdur
tarafın hep iktidar, karşı tarafın tabir caizse müzmin muhalefete mahkum
olmasına yol açmıştır.Belki de ihtilali gerçekleştiren irade, bunu amaçlamıştı.

15 Ekim 1961 tarihinde yapılan seçimlerde AP oyların %34.8, YTP % 13.7’sini, CHP
ise % 36.3’nü ve CKMP % 14 oy aldılar Buna göre CHP 173, AP 156, YTP 64, CKMP
ise 54 milletvekili kazandı(Öztekin, 2006).

Hak ve özgürlüklere geniş yer veren bir Anayasa 27 Mayıs 1961 tarihinde
Temsilciler meclisinden geçirildi ve yapılan halk oylamasında %39.6 hayır oyuna
karşılık %60.4 evet oyu ile kabul edildi. Bu anayasa yasama, yürütme ve yargıyı
üç eşit erk olarak kabul ediyordu. Yasama organını, Anayasa Mahkemesi’nin
denetimine tabi kılıyor, yürütmeyi bir yetki olarak değil bir görev olarak
tanımlıyordu. T.B.M.M. yanında Cumhuriyet Senatosunu da içine alan iki yapılı
bir meclise yer verildi. Planlı ekonomiye geçilerek Devlet Planlama Teşkilatı
kuruldu ve 5 yıllık kalkınma planları yapılması zorunlu hale getirildi(Ertuğrul,
2008).

1961 seçimlerinden sonra CHP-AP Koalisyonu, 1962’de CHP-YTP ve CKMP
Koalisyonu, 1963’te C.H.P. ve bağımsızlardan oluşan azınlık hükümetleri hep
İnönü’nün başbakanlığında kurulmuştur. İnönü’nün 12 Şubat 1965’te başbakanlıktan
istifa etmesi üzerine bağımsız senatör Suat Hayri Ürgüplü’nün başkanlığında bir
koalisyon hükümeti kuruldu. TBMM, kendisini yenilemek için genel seçimlerin
yapılmasına kararlaştırdı(Öztekin, 2001).

10 Ekim 1965 tarihinde yapılan seçimlerde A.P. oyların % 52.87’ini alarak 240
milletvekili, C.H.P. oyların % 28.75’ini alarak 134 milletvekili, Millet Partisi
% 6.26 oy alarak 31 milletvekili, Yeni Türkiye Partisi % 3.7 oy alarak 19
milletvekili, T.İ.P.% 2.97 oy alarak 14 milletvekili, Cumhuriyetçi Köylü Millet
Partisi oyların %2.24’ünü alarak 11 milletvekili çıkardılar. Bağımsız 1
milletvekilliği seçildi(Ezherli, 1992).

1965 seçimlerinde AP tek başına iktidar oldu. Bu dönemde Rafineriler, boru
hatları, demir çelik tesisleri ve Keban Barajı yapıldı. Ayrıca Başbakan Demirel,
başta İskenderun Demir-Çelik olmak üzere İzmir Aliağa Rafinerisi, Seydişehir
Alüminyum Tesisleri, Bandırma Sülfirik Asit Fabrikası ve Artvin Yonga
Fabrikaları gibi 7 büyük sanayi tesisini kurmak için Batı’dan kredi istedi,
onların vermemesi üzerine Sovyetlerden bunu sağlayarak bu projeleri
gerçekleştirdi(Demirel, 2006).

1968’de Fransa’da başlayan öğrenci hareketleri Türkiye’ye de yayılmış ve toplumu
huzursuz eden terör olaylarına dönüşerek 12 Mart 1971 tarihindeki askeri
muhtıranın gerekçelerinden birisi olmuştur.

12 Ekim 1969 tarihinde yapılan seçimlerde A.P., oyların % 46.5’ini alarak 256
milletvekili, C.H.P. oyların % 27.3’ünü alarak 143 milletvekili çıkardı. Güven
partisi % 6.5 oyla 15 milletvekili, Birlik Partisi % 2.8 oyla 8 milletvekili
M.P. % 3.2 oyla ve Y.T.P % 2.1 oyla 6’ar milletvekili, T.İ.P. % 2.6 oyla 2,
M.H.P. % 3 oyla 1, bağımsızlar ise 13 sandalye kazandılar(Ertuğrul, 20008).

Seçim sonunda Demirel’in yeni hükümette Sadettin Bilgiç ekibinden kimseyi
almaması A.P. içinde tartışmalara yol açtı. Bunun üzerine A.P.den milletvekili
ve senatörlerden oluşan 72 kişi Başbakan Demirel’e bir muhtıra vererek
tarafsız davranmasını istediler. Buna verilen cevap, bazı milletvekili ve
senatörlerin partiden ihracı oldu. Bunun üzerine bu gruptan 41 milletvekili
muhalefetle birlikte bütçenin reddi yönünde(224 red, 214 kabul) oy kullandılar.
Bunun üzerine A.P. Sadettin Bilgiç başta olmak üzere 26 milletvekilini partiden
ihraç etti. Bu grup partiden istifa edenlerle birlikte sonradan Demokratik
Partiyi kurdular(Ertuğrul, 20008).

Daha önce Odalar Birliği Genel Sekreteri olan Prof. Dr. Necmettin Erbakan 1969
Odalar Birliği seçimlerinde Genel Başkan seçildi. Başbakan Süleyman Demirel
tarafından seçim sonucu kabul edilmediği için görevi bırakmak zorunda kaldı. Bu
arada A.P.den Konya’dan senatör adayı olmak istedi, bu isteği Süleyman Demirel
tarafından kabul edilmeyince Konya’dan bağımsız milletvekili seçildi ve Milli
Nizam Partisi’ne girerek Genel Başkan oldu(Ertuğrul, 20008).

12 Mart 1971 tarihinde Genel Kurmay Başkanı ve Kuvvet komutanları Başbakan
Demirel’e muhtıra vererek hükümetin düşmesini yol açtılar.Prof Erol
Manisa’lı(10.8.2007)’ya göre 1961 Anayasası, bireysel ve toplumsal kalkınmayı
sağlayabilecek hukuki ve siyasi alt yapı getirmişti. Bu Petkim’den demir-çeliğe,
Aselsandan gemi ve vagon sanayine kadar büyük gelişmelere yol açtı. Batı bunu
kabul edemezdi, bu yüzden 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980’de Amerikancı
generallere darbe hazırlıkları yaptırıldı.

Bununla yetinilmeyip bürokrasiye de hakim olunmaya çalışıldığı görülmektedir.
Örneğin 1968 yılında Ankara’ya gelen Richard Podol, üstlerine verdiği raporda
şunları yazıyordu: “20 yıldır Türkiye’de faaliyette bulunan AİD(Amerikan Yardım
Teşkilatı), meyvelerini vermeye başlamıştır.Türkiye’de önemli makamlarda
Amerikan eğitimi görmüş bir Türk’ün bulunmadığı bir bakanlık veya K.İ.T. nerede
ise kalmamıştır. Genel müdürlük ve müsteşarlık gibi makamlara ve daha büyük
görevlere kısa sürede geçebilirler(Aydoğan,2006).

1971-1980 Arası Toplumsal Kargaşa Dönemi

Muhtıradan kısa bir süre sonra Necmettin Erbakan’ın Genel Başkanı olduğu Milli
Nizam Partisi, 21 Mayıs 1971 tarihinde laikliğe aykırı çalışmalar yaptığı
gerekçesiyle ve Türkiye İşçi Partisi ise 20 Temmuz 1971 tarihinde bölücülük
yaptığı gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi tarafından kapatıldı(Ertuğrul, 20008).

1971-1972 yılları arasında CHP’li Nihat Erim Başkanlığında iki koalisyon
hükümeti kuruldu. Askeri müdahaleye İnönü taraftar iken Ecevit karşı
çıkmıştır(Timur,2004). 1972 yılında CHP’de Ecevit’in Genel Başkan seçilmesi,
CHP’nin de parçalanmasına yol açtı ve bu parti içinden Turhan Feyzioğlu’nun
Genel Başkanı olduğu Güven Partisi çıktı(Öztekin, 2001).

14 Ekim 1973’te yapılan seçimlerde C.H.P. oyların %33’ünü alarak 185
milletvekili, A.P. %30’unu alarak 149 milletvekili kazandı. D.P. ise %11.9 oyla
45 milletvekili, Necmettin Erbakan’ın Başkanı olduğu M.S.P. %11.8 oyla 48
milletvekili çıkardılar. Feyzioğlu’nun C.G.P. 13, Türkeş’in M.H.P. 3, Mustafa
Timisi’nin Genel Başkanı olduğu Türkiye Birlik Partisi 1 milletvekili kazandı.
Ayrıca meclise 6 bağımsız milletvekili girdi(Ertuğrul, 20008).

Seçimler sonunda C.H.P.-M.S.P. Koalisyon Hükümeti kuruldu. Bu dönemde Türk
ordusu tarafından Kıbrıs Barış Harekatı gerçekleştirildi. Bunun sonunda adanın
Kuzeyine Güneydeki Türkler göç etti ve böylece Kıbrıs Türk ve Rumlardan oluşan
iki kesimli hale geldi. Başbakan Ecevit, hem harekatın sonuçlarını oya
dönüştürmek hem de koalisyon ortağı M.S.P. ile düştüğü anlaşmazlık sebebiyle
istifa edince 1973’te A.P.-M.S.P.-M.H.P. ve C.G.P.’den oluşan I. Milliyetçi
Cephe Hükümeti kuruldu(Öztekin, 2001).

5 Haziran 1977 tarihinde yapılan seçimler sonunda C.H.P., oyların %41’ini alarak
213 milletvekili, A.P. %36.9 oy alarak 189 milletvekili çıkardı. Bunun dışında
M.S.P. 24, M.H.P. 16, C.G.P. 3. D.P. 1 ve bağımsızlar 4 milletvekilliği
kazandı(Ertuğrul, 2008).

1977 seçimlerinden sonra AP-MSP-MHP’den oluşan II. Milliyetçi Cephe Hükümeti
kuruldu.1978’de CHP ve bağımsızlardan oluşan Hükümet, Ecevit’in Başbakanlığında
kuruldu.1979 ara seçimlerinin sonunda Demirel, AP ve bağımsızlardan oluşan
azınlık hükümetini kurdu(Öztekin, 2001).

24 Ocak 1980 Ekonomik İstikrar Kararları, Türkiye ekonomisi için bir dönüm
noktasıdır. Çünkü bu kararlar ile T.C., tarım, ticaret ve sanayide milli
hedefleri bıraktı. Ayrıca TL’nin değer kaybetmesi, ithalatın
serbestleştirilmesi, KİT.lerin özelleştirileceği ve tarıma desteğin
kaldırılacağı açıklanıyordu. Programın etkisi kısa sürede kendisini göstermiş,
1980 başında 47 lira olan 1 ABD doları yıl sonunda 90 liraya çıkmıştır(Aydoğan,
2006). Bu kararların alınmasında daha önce 7 büyük projeyi gerçekleştiren
Başbakan Demirel ile D.P.T. Müsteşarı Özal’ın rolleri vardır.

Başbakan Demirel, azınlık hükümeti ile ülkeyi idare etmeye çalışırken yine
anarşik olaylar büyük boyutlara ulaştı. Üstelik Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün
görev süresi 22 Mart 1980 tarihinde sona ermiş fakat mevcut partiler bir aday
üzerinde anlaşarak Cumhurbaşkanını seçemediler.Bu durum 12 Eylül 1980 Askeri
Darbesi’nin gerekçelerini oluşturmuştur.

Prof. Manisalı(6.3.2006)’ya göre 24 Ocak kararlarının uygulanması sağlamak için
ABD’nin isteği doğrultusunda 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi yapıldı. Darbeci
generaller, 1982 Anayasasını getirerek 1961 Anayasasının sağladığı sosyal
devlet, planlı kalkınma ve sanayileşmeyi rafa kaldırdılar.

1980 Sonrası Liberalleşme ve Türkiye’nin Batı Güdümüne Girme Dönemi

12 Eylül 1980’de M.G.K. yönetime el koydu. Bunu hem ABD ve İngiltere hem de AB
tasvip etmiştir. Nitekim CİA İstasyon Şefi Paul Henze, “Bizim oğlanlar bu işi
başardı” demiştir. M.G.K.’nun yönetime el koymasıyla bütün partiler kapatıldı ve
yöneticileri tutuklanarak Zincirbozan’da ikamete mecbur edildiler. Dernekler
kapatılarak başkanları tutuklandılar. Türkiye’de bütün özgürlükler askıya
alındı.Yaklaşık 100 bin kişi gözaltına alınıp işkenceden geçirildi. 171 genç
işkence sonucu öldürüldü(Soydan, Erboz, 2007).

Darbe, Batı tarafından desteklendiği için A.B. bu süre içinde Türkiye’ye karşı
hiçbir yaptırımda bulunmadı(Aydoğan, 2006). 1982 yılında yeni anayasa yapılarak
1961 Anayasası yürürlükten kaldırıldı. Bu anayasada darbecilere yaptıklarından
dolayı dava açılamayacağı ifadesi de yer aldı.

6 Kasım 1983’te yapılan seçimler sonunda ANAP’si oyların % 45.15’ini alarak 211,
Halkçı Parti ise oyların %30.46’ını alarak 117 milletvekili çıkardılar. Turgut
Sunalp’ın Milliyetçi Demokrat Partisi ise oyların %23.27’ini alarak 71
milletvekilliği kazandı(Ezherli,1992).

Askeri yönetim döneminde Başbakan Yardımcısı olan Turgut Özal, 1983 seçimlerini
ANAP’ın kazanması üzerine genel başkan sıfatıyla Başbakanlığa atandı.

Halkçı Parti Kongresinde Necdet Calp Genel Başkanlığı, Aydın Güven Gürkan’a,
MDP’de ise Turgut Sunalp Genel Başkanlığı, Ülkü Söylemezoğlu’na bıraktı. 1983
Kasımında H.P. ile SODEP birleşerek S.H.P. adını aldı. Genel Başkan Aydın Güven
Gürkan görevden ayrıldı ve yerine Erdal İnönü geldi. Kasım 1985’te Rahşan Ecevit
tarafından Demokratik Sol Parti kuruldu(Ertuğrul, 2008).

1985’te İstanbul’da Menkul Kıymetler Borsası kuruldu ve 1990’larda Özel TV.
Kanalları açıldı. Dış güçler, 2000 ve 2001 yıllarında borsada kriz yaratarak
Türk ekonomisini çökerttikleri gibi özel T.V.lerle Türk milletine karşı 24 saat
psikolojik savaş yapmaktadırlar. Nitekim yakın geçmişte Yunanlı bir bakan, Türk
Silahlı Kuvvetlerine ve Genel Kurmay Başkanına hakarete varan sözler sarfetmiş
buna Türkiye’de özel bir kanal uzun uzun yer vermiştir. Böyle bir şeyin
Yunanistan’da ve hatta gerçek anlamda devlet sayılan hiçbir ülkede olması mümkün
değildir. Nitekim Rusya-Gürcistan çatışmasında Rus medyasının tamamı Rusya’yı
desteklemiştir.

Halbuki çok uluslu şirketler, özel TV kanalları ve İstanbul Menkul Kıymetler
Borsasını kullanarak Türkiye’de kargaşa yaratabilir ve isterlerse hükümetleri
bile düşürebilirler. Ayrıca borsa yoluyla gelen sıcak para, dünyanın başka
ülkelerinde 30-40 yılda kazanacağı parayı Türkiye’de bir yılda
kazanabilmektedir. Bu depedüz Türkiye’nin soyulması değil midir?

14 Nisan 1987’de AET tam üyelik için Özal başvurdu, AET üyelik başvurusunu
reddetti ve Türkiye’nin tam üyelik konusunu birliğin gündeminden çıkardı. Buna
karşılık Başbakan Turgut Özal, “Türkiye Avrupa Birliğine alınmasa da Gümrük
Birliğine gireceğiz” dedi(Aydoğan, 2006). Nitekim A.B. ile Gümrük Birliği
Anlaşması 1995 yılında imzalandı.

Atatürk’le başlayan Türkiye’nin sanayileşmesi, özelleştirme iddiasıyla iktidara
gelen Demokrat Parti ve Adalet Partisi hükümetleri dönemlerinde de
sürdürülmüştür. Özal döneminde ise ekonomi dışarıya açılmış, sanayi ürünlerinin
ihracatımız içindeki payı % 70’lere kadar çıkmıştır. Fakat bu dönemde sadece alt
yapı yatırımları ile iletişim alanında gelişmeler kaydedilmiş buna karşılık
ciddi sanayi yatırımları yapılmadığı gibi var olan kamu ekonomi kuruluşları da
özelleştirilmeye başlanmıştır.

Prof. Taner Timur(2004)’a göre Özal, bir reformcu olarak görünmesine rağmen hem
kapitalist sistemi hem de Türk İktisat Tarihini doğru dürüst inceleyememesi,
mühendis mantığı ve yüzeysel okumaları, Türkiye gibi çok karmaşık bir yapı ve
tarihe sahip bir ülkedeki köklü değişiklikler için yetersizdi. Nitekim
iktidarının ilk yıllarında faiz serbestisi banker faciasıyla; dış ticaret
liberasyonu ise hayali ihracat soygunu ile sonuçlandı.

Özal’ın bir diğer özelliği M.S.P.den İzmir Senatör adayı olması ve liberal Batı
mandacısı II. Cumhuriyetçilere büyük destek sağlamasıdır(Kışlalı, 1994). Nitekim
liberal Prof. Mustafa Erdoğan(2001), Özal’ın, “düşünce ve girişim özgürlükleri
ile din ve vicdan özgürlüklerini ısrarla vurguladığı”nı yazar. Oysa Özal, 12
Eylül Yönetiminin siyasi yasaklı yaptığı Demirel’in affını mecliste kabul
ettirmeyerek referanduma götürmüş ve “ben onu toprağa gömdüm” diyebilmiştir.
Kendisini müsteşar yapan Demirel’e karşı olan vefasızlığını bir yana bıraksak
bile Demirel’in yasağının devamını istemesi, demokratik anlayışla nasıl
bağdaşmaktadır? Nitekim başta Süleyman Demirel olmak üzere diğer siyasilerin
affı, Eylül 1987 tarihinde yapılan referandumda % 65 hayır oyu çıkmasıyla
gerçekleşebilmiştir(Timur,2004). Y.S.K.referandum kararını 12 Eylül 1987
tarihinde resmi gazetede yayımladı. Böylece Demirel D.Y.P., Ecevit, D.S.P.’nin
başına geçti(Ertuğrul,2008).

Referandum sonunda Özal baskın seçim kararı aldı. Bu arada milletvekili sayısını
400’den 450’ye çakardı. Seçim yasasını kendi çıkarlarına göre düzenledi ve ön
seçimi yasakladı. Anayasa mahkemesi ön seçim yasasını iptal edince seçim, 29
Kasım 1987 tarihinde yapıldı. Seçimler sonunda ANAP oyların %36.29’unu alarak
292 milletvekili, S.H.P. oyların %24.76’sını alarak 99 milletvekili, D.Y.P.ise
oyların %19.16’sını alarak 59 milletvekili çıkardı(Ezherli,1992).

9 Ağustos 1989’da Türk parasının kıymetini koruma kanununda bir değişiklik
yapılarak Türk lirası tamamen konvertıbl hale getirildi(Timur, 2004). Bu
kararla Türk parasının yerini dolar almış ve sonuçta bu, Türk ekonomisinin
çöküşündeki etkenlerden birisi olmuştur.

12 Eylül darbesinden sonra çıkarılan Partiler Kanunu, liderlere büyük yetkiler
vererek milletvekili adaylarının tespitini onlara bırakmıştır. Bu kanunun ilk
uygulamasını Özal yaparak 1983 seçimlerinde partisinin adaylarını kendisi ve
çevresindeki birkaç kişi ile birlikte belirlemiştir.Bu şekilde Türkiye’de halka
dayalı demokrasi gitmiş yerine liderler demokrasisi dönemi başlamıştır. Böylece
Türkiye’yi yönlendirmek isteyen Batı için parti liderlerini kontrol edebildiği
takdirde bütün sorunlar çözülmüş oluyor.

12 Eylül yönetiminin yarattığı korku ve dehşet ile depolitizasyon ortamında
Özal, her türlü idealizmi yok ederek yerine yerleştirdiği çıkarcı ve köşe
dönmeci zihniyet, hayali ihracat ve yolsuzluk yapılmasına zemin hazırlamıştır.
Bunun daha sonraki yıllarda Türkiye’nin ahlaksal, siyasal ve ekonomik yönlerden
çökmesinde büyük rolü olsa gerektir.

Özal’ın üç beş eşkıya diyerek küçümsediği PKK terörü ile mücadele siyasetinin
sonuçlarını Emekli Albay Erdal Sarızeybek(2008), şöyle özetlemiştir: “ Güçlü bir
P.K.K. terör örgütü, otonom bir Barzani, terör baskısı ile sinmiş ve etnik
temelde ayrışmaya zorlanan bir toplum, uluslar arası bir Kürt sorunu, 100 milyon
dolarlık bir kayıp ve yüzlerce şehit.

Bu arada Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in görev süresinin dolması sebebiyle
Başbakan Turgut Özal, 31 Ekim 1989’da T.B.M.M.de üçüncü tur seçimde Türkiye’nin
8. Cumhurbaşkanı seçildi(Ertuğrul, 2008). Özal’ın Cumhurbaşkanı seçilmesinden
sonra ANAP Genel Başkanlığı’na seçilen Yıldım Akbulut Başbakan oldu.

20 Ekim 1991 tarihinde yapılan seçimler sonunda oyların %27.3’ünü alan D.Y.P.
178 milletvekili, ANAP %24.01 oyla 115 milletvekili, S.H.P. %20.75 oy ile 88
milletvekili, D.S.P %10.25 oy alarak 7 milletvekili
çıkardılar(Ezherli,1992).Seçimlere R.P. ile giren M.Ç.P. ve I.D.P. birlikteliği
62 milletvekili çıkardı. Bunun 19’u M.Ç.P.’ye, 2’si I.D.P.’ye geçti. S.H.P.
milletvekillerinden 18’i H.E.P.’e geçti. Leyla Zana’nın Kürtçe yemin etmek
istemesi mecliste gerginlik yarattı(Ertuğrul,2008).

Seçimler sonunda Süleyman Demirel’in Başkanlığında D.Y.P. S.H.P. Koalisyon
Hükümeti kuruldu. 17 Nisan 1993 yılında Cumhurbaşkanı Özal’ın ölümü, yönetim
kadrosunda önemli değişikliklere sebep oldu. 16 Mayıs 1993’te Demirel’in
Cumhurbaşkanı seçilmesi üzerine D.Y.P. Genel Başkanlığı’na gelen Tansu Çiller
başbakan oldu. Kabine’de Başbakan yardımcısı ve Dışişleri Bakanı olan Erdal
İnönü’nün görevinden ayrılması üzerine Genel Başkanlık ve Dışişleri Bakanlığına
Murat Karayalçın geldi(Ertuğrul,2008).

D.Y.P.-S.H.P. döneminde 6 Mart 1995’de Türkiye-AB arasında Gümrük Birliği
Anlaşması imzalandı.Prof. Manisalı(10.8.2007)’ya göre, “bu bir sivil darbedir.”
Çünkü T.C., Gümrük Birliği ile 10 yıl içinde yaklaşık 100 milyar dolar dış
ticaret açığı vermiştir.”

Ayrıca A.B., Türkiye’den Kıbrıs’ın Rumlara verilmesi, Doğu’da bir Kürt
devleti’nin kurulması, boğazlar ile Dicle ve Fırat sularının uluslar arası bir
kurul tarafından yönetilmesi gibi Sevr Anlaşması’nı çağrıştıran taleplerde
bulunabilmektedir. Buna rağmen AB’den proje veya Soros’tan maaş alan bazı sözde
aydınlar, medyada sürekli olarak A.B.’nin Türkiye için gerekli ve vazgeçilmez
olduğunu söylemektedirler.

3 Temmuz 1992’de 12 Eylül yönetiminin kapattığı partiler yeniden açıldı.
C.H.P.’in Genel başkanlığı’na Deniz Baykal seçildi. Uzun görüşmeler ve
pazarlıklardan sonra T.B.M.M.’deki sol partilerden S.H.P. C.H.P.’ye katıldı ve
Hikmet Çetin Genel Başkan oldu. 9 Eylül 1995’te C.H.P. kurultayında Deniz
Baykal, Genel Başkan oldu ve hükümetten çekildi. Baykal erken genel seçim koşulu
ile Çiller ile koalisyon kurmayı kabul etti(Ertuğrul,2008).

1995 seçimleri sonunda oyların % 21.4’ünü alan R.P.158 milletvekili, ANAP %
19.65 oyla 132 milletvekili, D.Y.P. ise % 19.18 ile 135 milletvekili, % 14.6
oyla D.S.P. 76 milletvekili, C.H.P. ise % 10.7 ile 49 milletvekili
çıkardılar(Ertuğrul, 2008).

Seçimden sonra gerçekleşen kısa süreli ANAP-DYP Koalisyonundan ardından RP-DYP
koalisyon Hükümeti kuruldu. Bu hükümet, denk bütçe yapma, havuz sistemini
getirme ve I.M.F.’den borç almama gibi Batı emperyalizmini kızdıracak işler
yaptı. Bu arada RP’li üyelerin tarikatlarla giriştiği ilişkiler, 28 Şubat 1997
tarihinde M.G.K.’da ele alındı(Türköne,2003). Bunun üzerine Başbakan Erbakan,
görevin ortağı Çilleri verilmesi için istifa etti. Fakat Cumhurbaşkanı Demirel,
görevi Çiller yerine ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz’a verdi ve ANAP, D.S.P. ve
D.Y.P.den ayrılan D.T.P. tarafından bir koalisyon hükümeti kuruldu ve bu
hükümeti C.H.P. dışarıdan destekledi(Ertuğrul, 2008). Prof. Manisalı(24.9.2007),
dönemin Başbakanı Necmettin Erbakan’ın ABD’nin emrine uymadığı için radikal
İslamcı sayılıp 28 Şubat süreci ile tasfiye edildiğini yazar.

Bill Clinton, Mayıs 1997’de Yeni Bir Yüzyıl İçin Ulusal Güvenlik Stratejisini
imzaladı. Belgede bölgemiz ve Türkiye için şu ifadeler yer aldı: “ Kendi petrol
kaynaklarımız tükeneceğinden Türk cumhuriyetleri, Kafkaslar, İran, Kuzey Irak,
Doğu ve Güneydoğu Anadolu kaynaklarına ulaşmak A.B.D.’nin yaşamsal çıkarlarından
birisidir.” Bunun üzerine Türk Genel Kurmayı, 1997’de Milli Askeri Strateji
Konsepti (MASK)ni değiştirdi. Bu konsepte, bölgenin bağımsızlığı, T.S.K.nin
modernize edilerek bağımlı olduğu noktaların saptanması ve iyileştirilmesi
kararlaştırıldı. Kararların Brüksel ve Washington yerine Ankara’dan alınması
A.B.D.yi çok rahatsız etti(Bulut, 2008).

Gerek Refah-Yol Hükümeti’nin düşürülerek bundan sonraki iktidarlar döneminde
ekonominin dış dinamiklerle çökertilmesi ve bankaların içlerinin boşaltılması
gerekse günümüzde Türk Ordusu’nun Batı’nın hedefi haline gelmesinde bunun rolü
olsa gerektir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, 21 Mayıs 1997’de Refah Partisi’nin laiklik
ilkesine aykırı eylemlerin odağı haline geldiği gerekçesiyle kapatılması için
Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu ve mahkeme bu partiyi 17 Ocak 1998 tarihinde
kapattı.Baykal seçimden önce hükümetin istifa etmesini şart koştu. 11 Ocak
1999’da Ecevit D.S.P. azınlık hükümetini kurdu(Ertuğrul, 2008).

18 Nisan 1999 seçimleri sonunda D.S.P. % 22.17 oyla 136. M.H.P. % 17.98 oyla
129, F.P. % 15.4 oyla 111, ANAP % 13.22 oyla 86, D.Y.P. 12.03 oyla 85
milletvekilliği kazandılar. T.B.M.M.’ne 3 bağımsız üye seçildi(Ertuğrul, 2008).

1999 seçimlerinden sonra RP’den milletvekili seçilen Merve Kavakçı, meclise
başörtüsü ile girmeye kalkıştı, buna izin verilmediği gibi A.B.D. vatandaşı
olduğu için milletvekilliği görevi sona erdirildi. Bu olay, RP’nin yenilikçi ve
gelenekçi olarak ikiye bölünmesine daha sonra yenilikçilerin A.K.P.’yi kurmasına
yol açtı.

1999 seçimleri sonucunda DSP-MHP ve ANAP’tan oluşan bir iktidar kuruldu. Bu
iktidar, Şeker Kanunu, Tütün Kanunu ve Tahkim Kanunu gibi Türk halkının
aleyhine fakat küresel sermayenin çıkarına uygun olan çok sayıda yasa
çıkarmasına rağmen ABD’nin ırak’a müdahalesine karşı çıktığı için 2000 ve 2001
yıllarında iki ekonomik kriz çıkartılmak suretiyle yıpratıldı. Sonuçta 2002’de
yapılan seçimlerde medya, krizin suçunu bunlara yüklediği için bu partiler,
meclis dışında kaldılar.

Bu krizin sebebi olarak M.G.K.’da Cumhurbaşkanı Sezer ile Başbakan Ecevit’in
tartışmaları gösterildi ise de gerçek sebep hükümeti düşürmekti. Krizden sonra
Kemal Derviş ABD’den getirilerek Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı yapıldı.
Derviş, Türkiye’nin IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşlarla ilişkilerini devam
ettirmesi gerektiğini, ülkenin en büyük sorununun ise sürdürülebilir borç
olduğunu söylüyordu. Oysa Rusya, Malezya, Endonezya ve pek çok Güney Amerika
ülkesi bu kuruluşlarla ilişkilerini kopardıkları ve borçlanmayı bıraktıkları
için ekonomilerini düzeltmişlerdir.

Bu arada mevcut hükümetin düşürülmesi için dışarıdan bir manipülasyon
yapıldı.Şöyle ki, 2002 yılında Kemal Derviş Başbakan’ın haberi olmadan
yurtdışına çıktı ve dönüşünde İsmail Cem’in başını çektiği bir ekip D.S.P.’den
istifa ederek yeni bir parti kurmaya karar verdiler.Fakat bu gerçekleşmedi.
Bunun üzerine MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli Ekim ayında erken genel
seçimlerin yapılması gerektiğini söyledi ve kısa süre sonra meclis erken seçim
kararı aldı.

Milli Görüş bundan sonra Fazilet Partisi’ni kurdu ve milletvekilleri bu partiye
geçti. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, 7 Mayıs 1999’da kapatılan bir partinin
devamı olduğu gerekçesiyle kapatma davası açtı. Bu arada parti yenilikçi ve
gelenekçi olarak ikiye ayrıldı. Yenilikçilerin lideri Abdullah Gül, Genel Başkan
Recai Kutan’a karşı aday olduysa da seçimi kaybetti. 22 Haziran 2001 tarihinde
laik cumhuriyet ilkesine aykırı eylemleri sebebiyle F.P. kapatıldı.21 Temmuz
2001’de Saadet Partisi kuruldu(Ertuğrul, 2008).Gelenekçiler bu partide kalırken
yenilikçiler A.K.P.yi kurdular ve Genel Başkan Recep Tayyip Erdoğan oldu.

3 Kasım 2002 tarihinde yapılan seçimlerde oyların %34.2’sini alan A.K.P. 363
milletvekili kazanarak tek başına iktidara geldi. C.H.P. ise oyların % 19.4’ünü
alarak 177 milletvekili çıkardı. A.K.P. Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan,
siyasi yasaklı olduğu için Başbakanlık Cumhurbaşkanı tarafından Abdullah Gül’e
verildi. Fakat C.H.P.’nin destek olduğu bir anayasa değişikliğinin mecliste
kabul edilmesi ile siyasi yasağı kalkan Recep Tayyip Erdoğan, Siirt’teki
seçimlerin iptal edilmesi üzerine bu ilden milletvekili seçilerek Başbakan oldu.
Bu seçim sonucunda meclisteki sandalye dağılımı şöyle oldu: A.K.P. 365, C.H.P.
177,

TUNALIM--Prof.Dr.İbrahim Arslanoğlu

tunalim   03 Ağustos 2009 00:58  

Geçmişten günümüze değişen hiçbir şey yok!..
‘Mütareke’ döneminin önde gelen işbirlikçi ‘devlet adamları’, ‘sivil toplum kuruluşları’, ‘aydınlar’ ve ‘din görevlileri’, Anadolu’da direniş mücadelesi başlatan ‘Kuva-yı Milliyetçi’ vatanseverleri mahkum etmek için adeta seferberlik başlatmışlardı!..
Direnişe geçen vatanseverleri ‘bir kaşık suda’ bağmaya çalışan işbirlikçi hainler, vatanın bağrına hançerini dayayan düşmana bakın nasıl alkış tutuyorlardı:

Bu kısa yazıda Kurtuluş Savaşı öncesinde bazı devlet adamları, tarikat şeyhleri ve sözde aydınların düşünceleri ile bugünkü devlet adamları, dini cemaat liderleri, işadamları ve yine sözde aydınların düşünceleri yer almaktadır. Bunlar ne kadar birbiri ile örtüşüyor? bunun takdirini sizlere bırakıyorum.

Ben önce bugünkülere yer vererek çok kısa bir yorum yapmak istiyorum. Ardından Yeniçağ Gazetesi Yazarı İsrafil Kumbasar’ın “Kurtuluş Savaşında Düşmanla Birlikte Çalışan Kişi Ve Örgütler” başlıklı kısa yazısı yer alıyor.

“Cumhuriyetin ilanı İstanbul’un tarihi değerini ve saygınlığını düşürmüştür”
Kadir Topbaş İstanbul Belediye Başkanı

“Kürtlerin geleceği ve özgürlüğü için Türk askerinin kanının oluk oluk akması gerekir”
Leyla Zana

“Toprak tek başına bir anlam ifade etmiyor. APO, Türklere Allahın bir lütfüdür.
İnsanları öldürmek yerine Kürtlere istedikleri toprakları vermek gerekir”
Ahmet Altan

“Türkiye, sadece Türklere bırakılmayacak kadar önemli bir ülkedir”
M.Ali Birand

“Atatürk öldüğünden beri hala zenginlik ve özgürlük üretemiyorsak sebebi Kemalizm’dir”
Ahmet Altan

“Vatan sevgisi nedir ki? Vatanı seveceğinize gidin evde karınızı sevin”
Çetin Altan

“Memleketi bir çift kadın memesine satarım”
Ahmet Altan

“Kimse söylemiyor bari ben söyleyeyim. Türkiye’de 1 milyon Ermeniyle 30 bin Kürt katledildi”
Orhan Pamuk

“Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı sırtımızı Amerika’ya dönmeliyiz”
Fetullah Gülen

“Boğazlar milletler arası bir komisyona devredilmelidir”
Rahmi Koç

“Sen ne mutlu Türküm dersen oda ne mutlu Kürdüm der. Türklük yerine Türkiyelilik bilinci yerleştirilmelidir”
Tayyip Erdoğan
DSS
Bildiğiniz gibi Çetin Altan ile oğlu Ahmet Altan ve M. Ali Birand günümüzde liberal geçinmekle birlikte bunlar eski solcu ve devrimcidirler. Bunu yazarken, aklıma İstanbul eski Ülkü Ocakları ve Eski MHP İstanbul İl Başkanı Nihat Çetinkaya’nın bir T.V. kanalında anlattıkları geldi: “Başbakan Demirel 1968’ledre sonra Rusya’ya gider. O dönemde Sovyetler Birliği’nin Başkanı Brejnev’dir. Demirel ona “Sayın Başkan, Türkiye’nin içini karıştırıyorsunuz” der. Brejnev de ona “yani nasıl karıştırıyoruz?” der. Demirel ona “Türkiye’deki banka soyan, adam kaçırarak anarşist olaylara katılan sol gruplar, size bağlı değil mi? diye sorar. O buna şu cevabı verir. “ Bize sadece Türkiye Komünist Partisi bağlıdır. Eğer bunlar ülkenizde bir sorun yaratıyorlarsa onlara söyleyerek engelleyebiliriz. Fakat ötekilerin çoğu Amerika’ya bağlıdır.”

Gerçekten günümüzde solun milli olan gruplarını çıkardığımız zaman geriye kalan bölücü ve liberallar için Brejnev’in sözü tam da yerine oturmaktadır. Demek ki, bunlarda herhangi bir değişme olmamış, sadece biz değiştiklerini sanmışız.

Ayrıca Sayın başbakan, Ne mutlu Türküm dersen ötekisi de ne mutlu Kürdüm der” diyor. Oysa Atatürk, “ne mutlu Türk olana” demiyor, “Türküm” diyene diyor. Türklük, bir kan işi değil bir dil ve kültür sorunudur. Sayın başbakan eğer evinde eşi ve çocukları ile Türkçe konuşuyorsa ve Türk kültürünü yaşıyorsa inkar etse bile Türk’tür. Mısır’ın yarısı kan olarak Türktür. Fakat bunlar bir kelime Türkçe bilmiyorsa ve Türk kültürünü yaşamıyorsa biz onların Türk olduklarını mı iddia edeceğiz? Sadece Türklüğe kalben bağlı olabilirler. Bu da çok fazla bir anlam ifade etmez.

Batı, bugünlerde Türkiye’de “Türk yoktur” tezlerini para ile tutuğu adamları ile kitle iletişim araçları vasıtasıyla yaymaya çalışıyor. Dünyanın hiçbir yerinde millet, sadece etnik yapıya indirgenemez. Yine Dünyada hiçbir millet yoktur ki, bütün fertleri, aynı etnik gruptan oluşsun. Kan hayvanlar için önemlidir. Çünkü onların vucudundan yararlanılır. Bu anlamda Batılı bütün milletler. çeşitli etnik gruplardan meydana gelir. Batı’nın aydınları bunu çok iyi bilirler fakat onların bize genel olarak dayattığı şudur:“Dediğimi yap, yaptığımı yapma” Batı’nın milletleşmesinde soy farklılığı önemli değildir. Fakat bizde önemlidir. Çünkü Türkiye’yi etnik gruplara bölerek eski Şark Projelerinin bir devamı olan bugünkü B.O.P’ni gerçekleştirmek istemektedirler. Bu da ancak Türkiye’de dinle Türklüğü ve milliyetle etnik yapıyı çatıştırmakla mümkün olabilir. Bununla ilgili olarak mütareke medyasında programlar yapıldığını biliyoruz.TUNALIM..... Kaynak: Prof. Dr. İbrahim Arslanoğlu

KURTULUŞ SAVAŞINDA DÜŞMANLA BİRLİKTE ÇALIŞAN KİŞİ VE ÖRGÜTLER
İsrafil K. Kumbasar
israfilkumbasar@yenicaggazetesi.com.tr
Tarih:09.03.200........DEVLETİN İLERİ GELENLERİ Sadrazam Tevfik Paşa:
- “Ankara, Serv Antlaşmasını kabul etmelidir.”
(4.11.1920)
- “Anadolu’yu boşaltmaları karşılığında, Trakya Yunanlılara bırakılabilir.”
(19.09.1921 )
Sadrazam Salih Paşa:
- “İngiltere’ye direnip durmak gereksiz ve tehlikelidir.”
(20.08.1921)
Hariciye Nazırı Sefa Bey:
- “Hükümet Ermenilere toprak verilmesini kabul ediyor.”
(29.01.1921)
Adliye Nazırı Ali Rüştü:
- “General Paraskevopulos’un ordusu, şimdi sürat ve şiddetle harekata devam eyleyecek olursa, birkaç haftada Ankara Surları önünde bulunacaktır. Yunan ordusunun başarısı için dua ediniz. Bu ordu bizim ordumuzdur.”
(12.07.1920)
Nazır Rıza Tevfik:
- “Anadolu direnişi bir blöftür. Avrupa medeniyeti Aandolu’yu bu zararlı haşereden temizleyecektir. Hüküm galibindir. Medeniyeti temsil eden İngiltere gibi bir devlete itiraz etmek küstahlıktır.”
(18.10.1920)
Jandarma Komutanı Kemal Paşa:
- “Yunanla çarpışmaktan vazgeçiniz. Zira bu teşebbüsünüz beyhudedir.”
(3.08.1919)
İzmir Valisi Kambur İzzettin:
- “Yunan kuvvetlerinin özel bir tören ve saygı ile karşılanması…”
(26.05.1919)
Adana Valisi Abdurrahman:
- “Ayaklanma için sebep yoktur. Fransızlar bizim iyiliğimizi istiyorlar.”
(05.11.1920)

STK ÖNDERLERİ VE AYDINLAR:
İngiliz Muhipleri Derneği Başkanı Sait Molla:
- “İngiliz mandası istediğinizi bütün itilaf temsilcilerine, hükümete ve gazetelere bildiriniz.”
(23.05.1919)
- “Milliyetçi hareket boşa gitmeye mahkumdur…” (01.05.1920)
Yazar ve Nazır Ali Kemal:
- “Düşmanlar, Teşkilat-i Milliye’den bin kere daha iyidir.” (23.04.1920)
- “Ankara’dakilerin Yunanlılara hala meydan okumalarına çılgınlıktan başka bir sıfat verilemez. Yunanlılarla aramızda akılca da, ilimce de, kuvvet bakımından ve her açıdan bu kadar fark varken onlarla muhabereye girişilemez.” (07.08.1920)
- “Avrupa ile başa çıkmayı asırlardan beri Asya’nin hangi kavmi başardı ki biz başarabilelim.” (06.02.1921)
Yazar Refi Cevat Ulunay:
- “Türkler kendi güçleri ile adam olamaz. İngilizler elimizden tutup bizi kurtaracak.” (21.05.1919)
- “Tek çarenin galiplerle uyuşmak ve anlaşmak olacağı bu kafasızlarca ne zaman anlaşılacak?” (23.03.1920)
- “Milliyetçi hareketi yok etmek, millet için var olma meselesidir. O alçaklara karşı çıkanlar, dine, halifeye, milliyete unutulmaz hizmette bulunmuş olacaklardır.” (04.04.1920)

ULEMANIN İLERİ GELENLERİ
Divitli Eşref Hoca:
- “İngilizlere meydan okuyoruz. Bu en büyük küfürdür.” (1920)
Delibaş Mehmet:
- “Halifenin müttefiki olan İngilizler Pınarbaşı’na doğru geliyorlar. Onlarla birlik olup Kuva-i Milliyecileri yeneceğiz”. (1920)
- “Kim milliyetçilerle birlikte Yunana karşı giderse şer’an kafirdir”. (1920)
İslam Yüceltme Derneği:
- “Yunan ordusu halifenin ordusu sayılır. Hiç de zararlı bir topluluk değildir. Asıl kafası koparılacak mahlukat Ankara’dadır.” (1920)
Edirne Tem’in gazetesinden:
- “Müftü Hilmi Efendi, Selimiye camii’inde hürriyetin ve adaletin saygıdeğer temsilcisi olan Venizelos hazretlerinin sağlığı için güzel bir dua okumuş ve hazır bulunanlar şükran duygularını belirterek duaya katılmışlardır.” (13.08.1920)

tunalim   04 Haziran 2008 00:27  

''HEDEFLER İDEALLERE GÖRE ŞEKİLLENİR''
İnsanların varacağı hedefler, ideallerinin niteliğine göre şekillenmektedir. Büyük buluşların, büyük fetihlerin, büyük devletlerin temelinde yatan en önemli sebep; kurulan hayallerin ve ideallerin büyük olmasındandır.

“Gök kubbe çadırım, güneş bayrağımdır!” deyip, kuracağı imparatorluğun büyüklüğünü hayal ederken, onu korumanın yolunun da cesaretten geçtiğini; “Ulu Allah’ım! Ne kadar korkak Türk varsa hepsini helak et!” sözleriyle dile getiren Oğuz Kağan gibi…
“Ey Türk! Üstte mavi gök çökmedikçe, altta yağız yer delinmedikçe senin ilini ve töreni kim bozabilir?!” diyen Bilge Kağan gibi…
“Ya İstanbul beni alır, ya ben İstanbul’u” diyen Fatih Sultan Mehmet Han gibi…
“Bağımsızlık benim karakterimdir” deyip, “Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!” parolasıyla, işgal olmuş ve bitap düşmüş bir milleti ve devleti ayağa kaldıran Mustafa Kemal Atatürk gibi… Büyük ideallere ve dolayısıyla hedeflere sahip liderlerle bu güne kadar geldik.
Asırlara dayanan bir geçmişten bu güne kadar gelen Büyük Türk devletlerinden, son kalemiz Türkiye Cumhuriyeti Devletini, “AB’siz olmaz, biz bize bir şey yapamayız” diyerek, düşmanlarımızla stratejik ortaklıklar kurarak, milli hedeflerden uzaklaşarak, korumada sıkıntı çeker bir vaziyet aldık.
Mustafa Kemal Atatürk, henüz işgalden yeni kurtulmuş ve Cumhuriyetimiz yeni kurulmuş olmasına rağmen gelecek için endişelerden kurtulamamış, milletimizin asla rehavete kapılmaması gerektiğini işaret ederek, “Nutuk”ta bakın nelere değinmişti;
Türk gençliğine bıraktığım emanet
“Saygıdeğer Efendiler,
Sizi günlerce işgal eden uzun ve teferruatlı nutkum, nihayet geçmişe karışmış bir devrin hikâyesidir. Bunda milletim için ve gelecekteki evlâtlarımız için dikkat ve uyanıklık sağlayabilecek bazı noktaları belirtebilmiş isem kendimi bahtiyar sayacağım.
Efendiler,
Bu nutkumla, millî varlığı sona ermiş sayılan büyük bir milletin, istiklâlini nasıl kazandığını, ilim ve tekniğin en son esaslarına dayanan millî ve çağdaş bir devleti nasıl kurduğunu anlatmaya çalıştım.
Bugün ulaştığımız sonuç, asırlardan beri çekilen millî felâketlerin yarattığı uyanıklığın eseri ve bu aziz vatanın her köşesini sulayan kanların bedelidir.

Bu sonucu, 'Türk gençliğine emanet ediyorum.
Ey Türk gençliği!
Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti'ni, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.
Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek dahilî ve harici bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet'i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerâit, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler.

Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri, şahsî menfaatlerini, müstevlîlerin siyasi emelleriyle tevhid edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.
Ey Türk istikbalinin evlâdı!
İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi vazifen, Türk istiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!”
Şimdi herkesin, elini vicdanına koyarak ciddi bir muhasebe yapması gerekmektedir. Ya ideallerimizi büyütüp, büyük hedeflere varmak için; milli bir oluşa, milli bir duruşa, milli bir ekonomiye yöneleceğiz. Ya da küçük ve basit hayallerin batağında boğulup, sahte dostlarımızın tuzağında yok olup gideceğiz.
Son söz, Hazreti Mevlâna’mızın olsun; “Can konağını aramadaysan, cansın. Bir lokma ekmek arıyorsan, ekmeksin. Şu nükteyi biliyorsan işi biliyorsun demektir: Neyi arıyorsan o’sun sen."

TUNALIM...

tunalim   05 Nisan 2008 03:06  

''TÜRKİYE'NİN POLİTİK ANALİZİ'' Sayın misafirim; siyaseti bir kenara bırakalım ve kendi kendimize samimiyetle şunu soralım ve düşünelim. özellikle Atatürk dönemi siyasetinden sonra memleketimizde son 25-30 yıl boyunca hükümetlerin izlediği siyaset ne oldu ? AB. sevdası ve ABD. ye yaranarak siyaset yapma, IMF ye borçlanarak elde edilen para ile ülkeyi kalkındırabileceklerini zannetmeleri. Özal bir zamanlar para basmış ve kullanmıştı. Ancak oda parayı hesapsız basmış, fazla para bastığından ülkemizi yüksek enflasyonla başbaşa bırakmıştır. Yani ülkeye gerekli kandan fazlasını vermiştir. Ülkemiz 20 yıla yakın bir süredir senyoraj hakkını kullanmıyor ve şu an için aylık hesabıyla 25-30 katrilyon yapıyor. Bu miktarın üzerinde para basarsanız işte o zaman Özalın yaptığı gibi enflasyonu körüklemiş olursunuz. Şu unutulmamalıdırki ABD. yani IMF gelişmekte olan ülkelerin senyoraj hakkını elinden almakta, sen kendi paranı basarak kalkınmaya çalışma, ben sana faizle borç para vereyim onunla istediğin gibi kalkınırsın zihniyetine mahkum etmektedir. Bugün ABD dahil gelişmiş ülkelere bir bakalım, hepsi senyoraj hakkını kullanmaktadır. Peki senyoraj hakkı nedir? Bir ülkede emeğinin, üretiminin karşılığı, piyasada bulunması gereken (basması gereken) paradır. Özellikle ABD. dünyaya IMF yolu ile parasını satmakta yani parasını hem dünya parası yapmakta hemde para sattığı ülkeleri ekonomik olarak kendisine mahkum etmektedir. Bugün ABD 600 milyar dolar bütçe açığı vermektedir. Sebebi ise bastığı para ABD.nin üretimi karşılığı piyasada bulunması gereken para değil, bunun kat ve kat fazlasıdır. Şu an Dünyaya basıp pompaladığı parasının %90 ının karşılığı yoktur aslında. ABD nin en büyük korkusu, basıp Dünyaya pompaladığı dolarlarının ülkesine geri dönmesidir. Böyle olursa ABD. aşırı kandan ölecektir. Dünyaya o kadar para basıp pompalamıştırki ABD bu ekonomi ile aynı zamanda kendi sonunuda hazırlamaktadır. Bunun yanında AB. de ekonomik olarak dağılmaya mahkumdur. Nedenine gelince, avrupa nın nüfusu hızla yaşlanıyor, doğal kaynakları tükenme noktasına gelmiştir ve AB. ortak para birimine geçince emisyonunu kaybetmiştir. Bugün AB.nin en güçlü ekonomisi olan ALMANYA’da işsizlik son 70 yılın en had safhasına ulaşmıştır. Tüm AVRUPA aynı kaderi paylaşıyor. Ayrıca gençliği esrar, eroin bataklığındadır. Vatan millet, insan sevgisinden yoksun ahlaksız bir gençlik yetişmektedir ve bizide kendilerine benzenmek için ellerinden gelen gayreti göstermektedirler. AB nin ömrü en fazla 15 yıldır. Aynı şekilde ABD de aynı kaderle başbaşadır. Onun için AVRUPA geleceğinindeki karanlık günlerin farkında olduğu gibi TÜRKİYENİN de geleceğindeki aydınlık günlerin farkındadır. TÜRKİYE genç ve eğitimli nüfusu, çok zengin yer altı ve yer üstü kaynakları hızla artan nüfusu ve en önemlisi MÜSLÜMAN kimliği ile AB. yi ve ABD yi endişelendirmektedir. Ayrıca TÜRK coğrafyası dediğimiz ortadoğuda ABD nin AB nin ve İSRAİL in büyük hesapları vardır. ATATÜRK döneminde, kirli hesaplarına ulaşamamışlardır. Örnek verecek olursak savaştan sonraki ülkenin içler acısı durumunu fırsat bilen ABD.liler ellerinde çantalar dolusu paralar ile gelmiş burada tarım yapacağız sanayi kuracağız bahaneleri ile bizden toprak satın almaya gelmişler, ATATÜRK bu tehlikeyi sezerek, çıkardığı bir kanunla vatan toprağının bir karışı bile yabancıya satılamaz demiştir. Yine ATATÜRK döneminde DÜNYAYA yüzde yüz bizim ürünümüz olan gaz maskeleri satılmıştır. ATATÜRK işçisinden mühendisine kadar Türk damgasını Dünya ya vurmayı amaçlamakta idi. Bunun yanında OSMANLI nın yıkılışına sebep olan, haçlıların OSMANLI topraklarına soktuğu 5000 hacı, hoca, evliya kılıklı ve kur’an-ı çok iyi bilen casuzlar tarafından vehhabilik adında dinimize birtakım sapık inançlar sokuşturmuşlar ile içimize fitne ve fesat sokulmuş, ARAPLAR OSMANLIYA karşı kışkırtılmış ve OSMANLI İMPARATORLUĞUNUN çöküşünü sağlamışlardır. ATATÜRK bunları çok iyi biliyordu ve o zamanlarda çıkardığı tekkelerin kaldırılması, hilafetin kaldırılması, CUMHURİYETİN İLANI, laikliği getirmesindeki asıl amacı hem milletimizin seçme ve seçilme özgürlüğü ile başındaki hükümeti belli bir süre için denemesi hemde ajan din adamlarının devlet yönetimine karışmasının önlenmesi idi. Kimilerinin dediği gibi ATÜTÜRK müslüman değildi yalanı çok yanlış ve tehlikeli bir sözdür. Düşünsenize laikliğin olmadığını ve hilafetin kalkmadığını. Elin hoca, evliya kılıklı müslüman kılıklı İNGİLİZİNİN ülkemizi parçalayıcı, bölücü faaliyetler gösterse idi her çıkan kanuna burnunu soksa idi, ortalığı fesata, delalete düşürseydi, bizi EHLİ SÜNNET’TEN uzaklaştırsaydı. ALLAH muhafaza hem DİNİMİZİ hemde VATANIMIZI kaybederdik. Üstüne üstük kardeş kanı dökerer. Yine ATATÜRK döneminde bir TÜRK kızını hristiyan yapan bir ABD okulunu duyunca ATATÜRK o okulu derhal kapattırmıştır. Bu arada içimize sokulan bir fesattan daha bahsedeyim. LAİKLİK adına ATATÜRKÇÜLÜK adına baş örtüsüne karşı yaklaşımlar oluşmuştur. ATÜTÜRK ün hanımını biliyorsunuz, annesinide biliyorsunuz. Peki dikkat ettinizmi? Annesi ve hanımının resimlerinde hep başları muntazaman kapalıdır. ATATÜRK döneminden sonra, gelecek nesillere ATATÜRKÇÜLÜĞÜ bir islam düşmanlığı gibi göstererek Türkiye Cumhuriyeti üzerinde AB., ABD ve İSRAİL ürünü parçalama ve yok etme tezgahları içine girişmişlerdir. Son hedefleri ise TÜRK ORDUSU dur. TÜRK ORDUSU bu milletin sigortasıdır, bel kemiğidir. Siz bir ülkenin bel kemiğini kırarsanız o ülkeyi parçalamak ve yok etmek çocuk oyuncağı haline gelir. Ülkemiz üzerindeki bu kuşatma yıllardır sabırla uygulanıyor ve gelinen bugünkü nokta ya bakacak olursak. Ülkemiz iç ve dış borçları ve faizi ile 400 milyar doları aşmış durumda, bir başörtüsü sorunu nedeni ile kapanan genç kızlarımız , kadınlarımız ve onların aileleri bu gidişattan bezmiş durumda ve çareyi AİHM.de aramaktadırlar. Başörtüsü bizim iç meselemizdir. aile fertleri arasında çıkan sorunlar aile içinde çözülür. insanlarımızı yanlış yönlendirerek düşmanımız üzerinden medet aramaya teşvik etmektedirler. Şu anda doğu ve güneydoğu da bulunan yaklaşık 3500 ajan kürk, alevi, sünni kardeşlerimizi, yaşanan ekonomik burhanı da fırsat bilerek TÜRKİYE CUMHURİYETİNE karşı kışkırtmakta ülkemize saldıkları PKK. Belasının yanıda kimlik tartışmasınıda gündeme getirerek ortalığı karıştırmaya, milletimizi parça parça bölmeye çalışmaktadırlar. Bu tezgaha, OSMANLI döneminde vehhabilikle kuranlar şimdi isim değişikliği ile NURCULUK adında çıkardıkları MÜSLÜMAN TÜRK evladını hristiyanlaştırma oyununu da katmışlardır. NURCULARIN son tiyatroları ise BİZ BİR HRİSTİYAP PAPAZI ZİYARETE GİTTİK. NAMAZ VAKTİ GELDİ. PAPAZDA BİZİ BİR ODAYA GETİRDİ. GÖRDÜKKİ MEĞERSE PAPAZDA GİZLİ MÜSLÜMANMIŞ. Masalları ile halkımızı dinden imandan çıkarmaya ve PAPAZ sevgisini yaymaya çalışmakadırlar. Gelelim siyasilerimize bu zamana kadar ne yaptılar BİZE ECDADIMIZIN CANINI FEDA EDEREK, ŞEHİT OLARAK- GAZİ OLARAK EMANET ETTİKLERİ VATAMIZA nasıl sahip çıktılar, nasıl yönettiler. Halkımızı, TÜRK DÜŞMANI, İSLAM DÜŞMANI ve BU TOPRAKLARDA GÖZÜ OLAN, BAŞ DÜŞMANIMIZ OLAN. ABD ye AB. ye sevdirmeye, bunun yanında ŞANLI TÜRK İSLAM TARİHİMİZİ karalamaya adeta BİZLERİ OSMANLIYI KARALAYARAK, torunu olduğumuzu unutturacakmışcasına bu ülkeyi idare ettiler, (BAZILARI İSTİSNA). Son hükümete bakıyoruz TÜRKİYE CUMHURİYETİ tarihinde halkımız hiç bu kadar uyutulmamıştır. Ülkemiz adeta yabancılara parsel parsel satışa çıkarılmış, borç üç yılda 200 milyar dolardan 400 milyar doları aşmış, işsizlik 10 milyonu aşmış, tarım kesimi çökertilmiştir. Mersinde bir çiftçi Sayın Başbakana derdini anlatmak isterken, başbakandan hiç beklemediği bir cevabı almış (ANANI ALDA GİT) ve mahkemeye verilmiştir.Bunlar çulsuz bir AB. ne girme bahanesi için yapılması ayrı bir konudur. Ekonomi çok iyi, süper gidiyor yalanları ile bu noktaya gelinmiştir. Bu noktada yıllardır bir ismi takip ediyorum. Bu kişi ülkemiz üzerine oynanan oyunları ve izlenmesi gereken siyasi ve ekonomik yolu yıllardır iktidardan muhalefetine seslendi durdu. Onun yıllar önce tesbit ettiği gerçekler bugün gün yüzüne çıkmaya başladı. Ben siyaseti sevmem ancak çünkü siyasiler çok şeylere söz verirler iktidara gelince söylediklerinin 10 da 9 unu unuturlar ve hepsininde çizgisi aynıdır AB.ye girmek.Birisi çıktı ve dağılan zihnimizi, fikrimizi, inancımızı tekrar toparladı, bizi bize tanıttı, TÜRKLÜĞÜMÜZÜ bize yeniden hatırlattı. Dostumuzu düşmanımızı unutmamayı, uyanık ve akıllı olmayı anlattı ve TÜRK MİLLETİNİ ayağa kaldıracak, AB. yenire BÜYÜK TÜRK BİRLİĞİ ele yeniden OSMANLI özlemini gerçekleştirecek. AVRUPANIN, ABD.nin içimizde uyuttuğu ve hiçbir zaman uyanmasını istemediği o OSMANLI TÜRK ruhunu tekrar dirilten ve bunun yolunun önce EKONOMİK BAĞIMSIZLIKTAN geçtiğini bizlerin, adeta servet üzerinde oturan dilenci konumunda olduğumuzu bize hatırlatıyor. İSTANBUL ve BAKÜ MİLLİ EKONOMİ MODELİ KONGRELERİ ile TÜRK ve yabancı akademisyenler bu modelin uygulanabilir olduğunu ve bir an önce hayata geçirilmesini istemektedirler. İlk etapta TÜRKİYE de merkez olmak üzere, AZERBAYCAN ve RUSYA da birer şube kurulması kararlaştırılmıştır.Şimdi size soruyorum. Kimimiz fanatik kimimiz değil, hepimizin bir partisi var, bir çizgisi var buna rağmen biz kimlere oy vermedikki? ANAPlısı, DYPlisi, MHPlisi, SAADETPlisi, ...partilerimizi birkereleğine bırakıp bundan önceki koalisyonu iktidara getirmedikmi, şu anki hükümeti iktidara getirmedikmi? Hatta AKP ye bilerek oy verdik. AKP seçim meydanlarında, ben IMF ve AB. çizgisinden sapma olmadan devam edeceğim demedimi. Bile bile oy verdik. Sonuç ortada. Prof. Dr. Haydar BAŞ ise 10 yıldır 15 yıldır, hatta daha fazla süredir hükümetleri uyardı durdu. Kimse dikkate almadı. Siyasete girmeye mecbur kaldı, çünkü ülkemiz bataklığa düşmüşcesine çırpındıkça batıyor. Prof. Dr. Haydar BAŞ yıllardır söyleyip hükümetlere yaptıramadığı düşüncelerini, şimdi kendisi yapmak için siyasete girmiştir. Dikkan edilirse Haydar BAŞ’a siyasete girdikten sonra özellikle MİLLİ EKONOMİ MODELİ KONGRESİNDEN sonra, çeşitli iftira ve karalama olayları başlamıştır. Bunlar tamamen AB. ABD. ve onun uşağı olan iç basın, yayın organlarının tezgahıdır ve şuan bunlar ayrı ayrı mahkemeye verilmiş ve verilmeye devam ediyor. ABD. AB. İSRAİL biliyor ki Haydar BAŞ başa geçerse ülkemiz üzerindeki çirkin emellerine alet olamayacaklar, ülkemizin yükselişine engel olamayacaklar. Artık kaybedecek zamanımız kalmamıştır. Bir olup beraber olup bir seferliğine BAĞIMSIZ TÜRKİYE PARTİSİ (BPT) ye oy verelim. Yine tekrarlıyorum. Biz kimleri iktidar yapmadıkki? “Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar” misali yapmayalım.
TUNALIM...

tunalim   05 Nisan 2008 03:02  
 

son cevherler

topluluğa son katılanlar

  1. tunalim

tümü »
rapor et bu topluluğun kural dışı olduğunu düşünüyorsanız, yandaki ikona tıklayıp rapor edebilirsiniz.

pilli projeleri: pilli.com: kollektif bağımsız içerik | sosyomat.com: arkadaşını etiketle | put.io: online cloud storage